|
|
İSVEÇ'TE ASURLU BİR BAKAN Haftaya bugün (17 EYLÜL 2006) İsveç'te seçim yapılacak. İktidardaki Sosyal Demokrat Parti'nin, tarihinin belki de bu en zorlu sınavını kazanmak için güvendiği silahlar arasında Mardin'in Midyat'a bağlı Saleh (Barıştepe) Köyü'nden İbrahim Baylan da yer alıyor. İşte Baylan'ın Mardin'den İsveç'e öyküsü...
İsveç'te haftaya bugün genel seçim var. Dört yıl boyunca Sol Parti (eski Komünist Parti) ve Çevreci Parti'nin (Yeşiller) dışardan desteğiyle iktidarda kalmayı başaran Sosyal Demokrat İşçi Partisi, bu kez tam anlamıyla bıçak sırtında. Bir başka deyişle, son 73 yılın 64'ünde iktidar olan, ülkeyi 1994'ten beri aralıksız yöneten sosyal demokratlar uçurumun kıyısına hiç bu kadar yaklaşmadı . İster metal yorgunluğuna bağlayın, ister İsveç demokrasi tarihinde ilk kez muhalefet partilerinin güçlerini birleştirmelerine, yani ortak cephe oluşturmalarına... Tabii iki nedeni birlikte değerlendirmek de mümkün. İşte böyle zor bir sınavda, Sosyal Demokrat Parti umudunu İsveç kökenli olmayan İsveçliler'e bağladı. Bir başka deyişle, 'Almanya mucizesi'ni tekrarlamayı: Almanya'da 2002 seçimlerinde Gerhard Schröder liderliğindeki Sosyal Demokrat Parti, Türkler'in yoğun desteği sayesinde, sadece 29 bin oy farkla Hıristiyan Demokrat ve Sosyal Parti'yi geçmişti. Ancak her ne kadar İsveç'te 24 bin 600 Türk seçmen olsa da Başbakan Göran Persson'un umudu Türkiye kökenli başka göçmenlerde. Ya da İsveç'teki hukuki terimle söylememiz gerekirse, Türkiye kökenli azınlıklarda: Güneydoğulular, yani Kürtler (en az 50 bin kişi) ve Güneydoğu'nun asıl sahipleri olup şimdi İsveç'te Türkiye'de kalanların 12 katı büyüklüğe, 120 bin kişilik bir topluluğa ulaşan Süryaniler. Ve bu büyük topluluk, sandıkta yine kendisini tercih etmesi için bir kişiye güveniyor: İbrahim Baylan. İsveç'in Avrupalı olmayan ilk ve tek bakanı. Toplumbilimciler, savaş ve salgın hastalıklar dışında en büyük kitlesel felaket olarak, yaşadığı çevreye yabancılaşmayı sayarlar. Haksız da değiller. Düşünün; bir sabah uyandığınızda yaşadığınız kentin, kasabanın veya köyün adının değiştiğini, evinizi çevreleyen ya da ufku kesen dağların artık bir başka ad taşıdığını, kasabanıza giden yollardaki tabelalarda ezbere bildiğiniz isimlerin olmadığını, derelerinize, yaylalarınıza, yemyeşil ovalardaki çiçeklere, hatta hayvanlarınıza dahi bilmediğiniz ve öğrenemeyeceğiniz adlar verildiğini... Dahası sizin de adınızı, soyadınızı değiştirmeye zorlandığınızı... Tüm bunlara bir de bölücü terör faciasının eklendiğini. Tam anlamıyla iki ateş arasında kaldığınızı... Çıldırmazsanız eğer ne yaparsınız?
ADI TARİHTEN SİLİNEN COĞRAFYA
İşte bu felaket, Anadolu'nun en kadim halkı Süryaniler'in başına geldi. Tarihin ilk uygarlıklarından birini kuran, dünyanın ilk imparatorluklarından biriyle tarihe adlarını yazdıran, gezegenimizin en eski, en soylu dillerinden biri olan Aramice'yi konuşan, geçmişleri tarihin sislerinde kaybolan onlar, bir sabah uyandıklarında bir de baktılar ki kurttan kuşa tüm mahlukatın, sokaktan dağa tüm coğrafyanın adı değişivermiş. O Aramice ki başta Arapça olmak üzere tüm semitik dillerin ebesi ve Kur'an'daki birçok kavramın kaynağı... O Aramice ki Mel Gibson'ın Tutku: İsa'nın Çilesi filminde de vurgulandığı gibi, hahamların, hatta İsa'nın ana dili... O Aramice ki İlkçağ'ın en güçlü devletlerinden Pers İmparatorluğu'nun resmi dili... Bir günde sessiz sedasız yasaklanıverdi. 1960-1980 aralığındaki Türkiye'den söz ediyoruz. Özellikle de 1980'lerin başından.
'YA KABUL ET YA GİT'
Evet, çıldırmak istemiyorsanız ne yaparsınız? İki seçeneğiniz var: Ya kabullenmek ya da çekip gitmek. Süryaniler ikincisini tercih etti. "Madem binlerce, 10 binlerce yıllık vatanımda yabancıyım, madem binlerce, 10 binlerce yıllık vatanım bana yabancı, o zaman dünyanın her yeri bana yurt olabilir," diyerek. Ve sözcüğün tam anlamıyla, dünyanın dört bir yanına dağıldılar: ABD'ye (400 bin kişi), Brezilya'ya (50 bin kişi), Avustralya'ya (30 bin kişi), Almanya'ya (30 bin kişi), Kanada'ya (20 bin kişi), Fransa'ya (18 bin kişi), Hollanda'ya (15 bin kişi), Danimarka'ya (10 bin kişi), İngiltere'ye (8 bin kişi), Avusturya'ya (7 bin kişi), Yunanistan'a (5 bin kişi), Belçika'ya (5 bin kişi), Yeni Zelanda'ya (3 bin kişi), İsviçre'ye (3 bin kişi), İtalya'ya (3 bin kişi) ve tabii İsveç'e (120 bin kişi). 1980'lerin hemen başında, tam tarih vermemiz gerekirse 1981'de, Batman-Mardin il sınırında bulunan Saleh Köyü'nde bağcılıkla hayatını sürdürmeye çabalayan Baylan ailesi de İsveç'e doğru kanat çırpan göçmen kuşlar kervanına katıldı, Baba Gabriel, anne Zero ve ikisi kız, ikisi de erkek dört çocuk. En küçükleri İbrahim. Bakmayın köyün adından Saleh diye söz ettiğimize. Haritada arasanız, bulamazsınız. Çünkü o binlerce yıllık ad, 25 yıl kadar önce değiştirildi, Barıştepe oldu. Hem de PKK'nın ikide bir baskın düzenlediği, güvenlik güçleriyle saatlerce çatıştığı o 'Düşük yoğunluklu savaş' yıllarında. İroninin bu kadarı herhalde ancak Türkiye'de olur. Tamam; 'saleh' sözcüğü de 'barış' anlamına geliyordu, ama Aramice'yi artık pek bilen olmadığı için, kimse bu çelişkinin farkına varmıyordu. İsim değişikliği, 'Kör gözün parmağına' gibi bir şey oldu. Neyse... Evlerini (Ailenin ilk mülküydü bu; Gabriel'e gelinceye kadar Baylan ailesi hep mağarada yaşamıştı), bağlarını, birkaç parça eşyalarını yok pahasına elden çıkarıp ailecek sıcak Güneydoğu'dan soğuk İsveç'e göç ettiklerinde İbrahim Baylan dokuz yaşındaydı. Ve onların da gurbeti mesken tutmalarıyla, Saleh Köyü'nde sadece tek Süryani ailesi (Gabriel Baylan'ın kuzeni Aziz Bolun ile iki kızı. Çünkü onun da eşi oğullarıyla birlikte Almanya'da yaşıyor) kalacaktı. Oysa 20 yıl önce 30 haneyi geçiyorlardı. Ve de İbrahim'in de bir zamanlar loş koridorlarında koşuşturduğu Mor (Aziz anlamına geliyor) Yakup Manastırı cemaatinin son parçalarından birini yitirmenin hüznüne gömülecekti.
İbrahim'in doğuştan kalbi delikti. O nedenle köyün ilkokulunda kendini eksik görüyordu. Gabriel Baylan'ın içine ateş düştü ama belli etmedi: "Peki oğlum, sen bilirsin. Ama hiç değilse manastıra git, biraz bir şeyler öğren. Bir de unutma; önümüzdeki bir-iki yılda bilgini artıramazsan, seni yeniden okula yazdırırım." Boyun eğdi İbrahim. Ve Deyrulumur diye de bilinen Mor Gabriel Manastırı onun için okul oldu. Mabedin üç rahibi ile iki rahibesi ona okulda öğretilebilecek ne varsa belletti. O kadar ki minik İbrahim, 1981'de İsveç'e ayak bastığında üç dil biliyordu: Aramice'nin yanı sıra Türkçe ve Kürtçe. Ama bu bilgilerinin hiçbiri orada yabancı hem de çok yabancı bir kültürün hoşluğu olmaktan öte bir işe yaramayacaktı. İbrahim yeni vatanında hayata ve eğitime sıfırdan başladı. Hem de hiç bilmediği bir dilde. Önce ailesinin yerleştiği, epeyce akrabasının da yaşadığı başkent Stockholm'un banliyösü Norsborg'ta ilkokula gitti. Onu İsveç'in üniversiteler kenti diye bilinen Umea'da ortaokul, lise ve üniversite öğrenimi izledi. Hem de her okulda, her sınıfta dereceye girerek. Ve de iktisat fakültesinden yıldızlı bir diplomayı cebine koyarak. Ardından da ulusal ekonomi dalında master yaparak.
DEVAMI
Arşiv
|