|
|
MANASTIRA ADANMIŞ BİR HAYAT: BAHE
Dışarı çıkıp son gelen misafirleri de uğurladıktan sonra, kapıyı kapatmadan, son bir kez daha kulağında, ruhunda çınlanan o sese tekrar baktı…
Gözleriyle aradı gelmesini istediklerini. Uzakları süzen gözleri gelecek olanlarını tekrar umut etti. İnanmak istemedi, uzaklaşmayı çocukluğundan beri kabul etmeyen Bahe, umudunu sonrasına erteledi. Bir hüznü tekrar bedeninde yaşamaya başladı.
Umudu bir kez daha yok olmuş şekilde, ellerini arkasına bağlayarak, başında kasketiyle, içeri girmeden, dönüp son bir kez daha baktı ve içeri girip kapıyı kapadı. Yıllar önce kapanan o kapının sesini tekrar bütün ruhunda hissetti. Kapıya sırtını dönüp saf yüreğiyle Deyrulzafaran manastırının avlusuna yöneldi
Uzaklara, derinlere, hep birileri gelecekmiş gibi bakışı ondandır Bahe’nin. Yılların yükü, yüzüne vurduğu kaderinin çizgileri, bir ömrü özetler gibi yüzünde simgedir.
Şapkasının gölgesinde umut dolu bekleyişinin gerçekleşmediği an, kapının ardında misafirlere sevecen ama bir o kadar da "Geldiler mi acaba?" diyen umut dolu bakışı, yaşamındaki, dört kişiden birisinin geleceği umudunun, giderek artan sabırsızlığının kırıldığı anlardı.
Belki …
Her geçen gün giden umudu
Yaşamını geçirdiği manastırda
Gelecekmiş gibi beklemesinin sebebiydi.
Vedia 1928 yılının aydınlık bir gününde, umutlarına mutluluk katan, yaşamının yeni bir parçasını, dünyaya getirmenin mutluluğundaydı.
Çığlıkların kesildiği anda, "nurtopu gibi bir oğlun oldu" dediler. Aldı kucağına. Hafiften yatağın yukarısına, kendini çekerek, sevecen dolu bakışlarıyla yeni bebeğini öptü.
Yaşamı onun ellerinde, ümitleri Bahe’nin bedenindeydi.
Doğan çocuk mutluluk getirmişti eve. Ama kaderi ne olacaktı bir bilinmezlikti. Ne öykü bekliyordu yaşanmışlıkta, bilinmeyenin sırrıyla, yaşamın yeni nefesine başlamıştı Bahe.
Münire ile Behice heyecanla, doğum sonrasında geldiler. Yeni kardeşlerine merakla, bir yürek dolusu sevgiyle baktılar. Sessiz, sedasız, anlamsız bakışları olan Bahe, annesinin sıcaklığında, onun kollarındaydı. Yaşama merhaba demişti. Kardeşlerin en büyüğü İlyas, daha bir keyifle geldi. O da kardeşini gördü. Mutlu, sağlıklı olması için ve bir ömür boyu beraber olabilmeleri dileğiyle dua ettiler. Evde mutluluk, yeni yaşamın belirtisi bir bebeğin sesi ile büyüyor, evi dolduruyordu.
Dokuma işleri ile uğraşıp, evin geçimini sağlamaya yardımcı olan Vedia dört çocuğun yükünü sırtlanmıştı.
Hanna, tren istasyonunda yük taşıyıp hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Evin yükü giderek ağırlaşıyor, her geçen gün daha çok çalışmak zorunda kalıyordu.Yeni bebeğini de merakla bekliyordu.
Gelen İlyas'ı uzaktan gördü Hanna, İlyas heyecanlı ve mutluydu. "Baba, baba kardeş geldi!" diyerek, babasına mutlu haberi verdi. Hanna İlyas’ı kollarının arasına alarak öptü... Keyfine diyecek yoktu. Bir de oğlan olduğunu öğrenince sevinci bir anda ikiye katlandı. Terli ve bir o kadar da yorgun Hanna malzemelerini yandaki duvarın kenarındaki arkadaşına bırakarak İlyas’ la beraber eve doğru koşar adımlarla, gitti.
Hayata yeni gözlerini açan bebeğe İbrahim adını verdiler. Sonrasında Bahe lakabını alacak olan yeni bebek İbrahim ve ailesi o günün kararmasıyla, yaşamlarının ilk anlarına başladılar. Evin yükü biraz daha artmıştı. Ama herkesin kısmeti vardı bu dünyada. Hanna düşündü, "Nasıl olsa kısmeti var" dedi içinden. Oğlan olması da ayrı bir mutluluktu. Ayrı bir sevinç biraz da gururla, o gece uyudular…
Günler günleri kovaladı, anılar anıları getirdi. Yaşanmışlıklar arttı. Yıllar geçmeye başladı, Sevecen yüzüyle Bahe hep ailenin ilgi odağı oldu.
Vedia evin işlerini yaparken avlunun sıcaklığından kaçıp kenara geldi. İki yaşına gelen Bahe’sini uyutmuştu. Yanağını öperek işlerini halladebilmek, biraz daha çalışabilmek için kuyunun kenarına Bahe’yi usulca bıraktı. Üzerini ince bir şekilde örttü.
İçeri girdikten dakikalar sonra, şiddetli bir bebek sesi ve ağlaması duydu. Avludan çığlık sesleri yükseliyordu. Duyulmadık bir korku ve inanılmaz iç geçiren bir ses etrafı sarmıştı. Koşarak Bahe’nin yanına yaklaştığında avludaki horozun uyuyan Bahe’ye yaklaşıp hışımla onu gagaladığını ve burnunu, yüzünü kan revan içinde bıraktığını gördü.
Bahe çok korkmuş küçücük bedeni irkilmiş, ruhu geri dönüşümü olmayan yaralar almıştı.
İrkildi. Ağlamaktan soluksuz kalan evladını aldı. İç geçire geçire ağlayan Bahe‘yi sakinleştirmeye çalıştı. Yarasını sildi. ...
Derin yara sadece yüzünde değil ruhunda, bilincinde de kapanmaz izler bırakır Bahe’nin. Bahe, o günden sonra daha bir çekingen, daha bir ürkek olmaya başlar ve öyle de yaşar.
Yaşamında iz bırakarak giden kaderinin, ilk yaraları artık başlamıştır.
Hayat Bahe ile beraber ailesinin evinde, yaşamın varlıklarından biraz yoksun devam eder, gider. Bahe büyür…
Akranlarına göre yaşamdan ve gelişimden biraz daha geridir. Daha korkak daha zor öğrenen ve öğretilenleri daha zor yapan ,algılaması daha yavaş bir yapısı oluşur. Ama işlerinde kimseye zarar vermeyen, en seveceni de odur. Bahe dört yaşlarına gelince, anormal davranışları zihninde oluşan hasarı belli eder. O şu an, kimseye zarar verecek davranışlarda bulunmuyordu ama akranlarına kıyasla zihinsel gelişimi geç ilerliyor, geç gelişiyordu. Öyle ki, bir ömür boyu manastırda yaşamış olmasına ve ana dil olarak Süryaniceyi konuşmalarına rağmen onun Süryaniceyi ömrü boyunca öğrenememesi, sadece ailesinden öğrendiği Arapçayı konuşması hep dikkat çeker.
Oyunların vazgeçilmez çocuğudur. Ama nedendir bilinmez, Bahe o talihsiz olaydan sonra hep yaşamdan geridir. Vücudu gelişir ama aklı, ruhu çocukluktan öteye geçemez.
Devamı
Arşiv |