|
|
Safran renginde manastır: Deyrulzafaran
Mardin
ilinin dört-beş kilometre dışında kurulu olan Deyrulzafaran manastırı
Süryaniler için önemini sürdürmeye ve gerçeküstü atmosferi ile ziyaretçilerini
ağırlamaya devam ediyor. Mezopotamya'nın ilk tapınaklarından birinin
üzerine kurulu bulunan bu manastır belki bin yıldır üzerinde ibadet edilmesine
alışık. Deyrulzafaran manastırı, bozkırın ortasında yükselen ortaçağ
yapılarını andırıyor. Rahipler ve öğrencilerin manastırda yaşama biçimi
de yüzlerce yıl önceki gibi...
Bir zamanlar safran rengi olan taş duvarları yıllardır üzerine sinen toz,
topraktan dolayı renk değiştirmiş. Safran rengi deniliyor çünkü, yüzlerce
yıl önce bu dağlarda safran çiçekleri açarmış. Bu nedenle belki Deyrulzafaran
inşa edilirken sıvasında safran çiçekleri kullanılmış, manastırın duvarlarına
renk versin diye. Safran çiçekleri renklerini sunmuşlar Deyrulzafaran
Manastırı'na ama sonra da bu ovalardan, dağlardan çekip gitmişler. Şimdi
safran bulunmadığı için yörede altın değerinde. Manastırın avlusunu çevreleyen
duvarlarda bulunan taştan hayvan kabartmaları Nuh'un gemisine alınan hayvan
türlerini tasvir ediyor. Manastır bu özelliği ile boz bir denizin içinde
bir gemiyi anımsatıyor.
Bir
manastırın yaşamını anlamak için en iyi zaman gündoğmadan önceki saatlerdir.
Saat tam 04.30'u gösterdiğinde namaz başlar. Küçük çocuklar, rahipler,
manastırın hizmetlileri herkes ibadete katılır. Onlar; ibadet, eğitimle
insanlara faydalı olmak düşüncesindeler. Mardin ve çevresindeki ilçeler,
köylerle hiç ilgisi yok bu manastırdaki yaşamın.Artık Süryanilerin sayıları
giderek azaldığı için bu manastır onlar için bir sığınak gibi sanki. Yaklaşık
bir saat süren ibadetten sonra tüm çocuklar mutfakta rahiplerle toplanıp
kahvaltıya otururlar. İbadet ve kahvaltıdan sonra baş rahip İbrahim Türker
konukları ağırlıyor; çünkü Deyrulzafaran'ın hergün mutlaka misafirleri
var. Türker misafirlerle yakından ilgilenirken ikinci rahip Gabriel öğrencilere
incilden dersler anlatıyor. Bu dersler bir saat kadar sürüyor sonra mıntıka
temizliği başlıyor. Manastırın avlusunda bulunan kuyudan su çekilerek
her taraf yıkanıyor ve öğle yemeği hazırlıkları başlıyor. Rutin içinde
akşam saat 6'daki ibadete kadar vakti var. Ancak düğün, cenaze ve vaftizlerde
durum değişiyor. İşte o günlerde bu mütevazı manastır sakinleri için durum
değişiyor. Rahiplerin tören giysileri daha bir şaaşalı oluyor. Öğrenciler
ve rahipler gelen konuklarla birlikte ibadet ediyor ama yine onlarla birlikte
çok güzel yemekler yiyorlar. Dış dünyadan haberler alıyorlar.
Özellikle manastırdaki öğrenciler üzerinde büyük bir saygınlığı olan baş
rahip Türker, Süryani toplumundan da aynı saygıyı görüyor. Kimi zaman
gündelik manastır işlerinin dışında karı-kocaların sorunlarını bile hallettiği
oluyor. Zaten Süryani'lerde asla ayrılma yok. Onlar insanın öz eşini bir
kez bulduğuna ve bunun asla değişmeyeceğine inanıyorlar. Bu bazen işlerini
zorlaştırsa da.
Rahip İbrahim Türker, Deyrulzafaran'ın
öyküsünü şöyle anlatıyor, "Bundan yaklaşık 1600 yıl önce, Güneşe tapanlar,
kendilerine bir tapınak aramışlar. Öyle bir tapınak yapmak istemişler
ki, bütün Mezopotamya ovası önlerinde uzansın, ama dağların arasında da
kaybolsun." Bunu gerçekleştirmek için de Mardin'in den 4 km. uzağa kurmuşlar
tapınaklarını. Deyrulzafaran'ın ilk kuruluşu böyle olmuş. Güneşe tapanların
tapınak olarak kurdukları dönemde böyle büyük bir yapı değilmiş Deyrulzafaran.
Küçük bir yeraltı tapınağı şeklindeymiş. Daha sonra tektanrılı dinlere
inanlar bu manastıra son şeklini vermişler.
Devamı
Arşiv
|